|
|
|
HİKAYELER |
|
|
|
Ömer SEYFETTİN -
Ben de yapacağım! diye tuttururdum. O
vakit Dadaruh, beni Tosun'un sırtına koyar, elime kaşağıyı verir, -
Hadi yap! derdi. Bu
demir gereci hayvanın üstüne sürter, ama o uyumlu tıkırtıyı çıkaramazdım. -
Kuyruğunu sallıyor mu? - Sallıyor. -
Hani bakayım?.. Eğilirdim,
uzanırdım. Ama atın sağrısından kuyruğu görünmezdi. Her
sabah ahıra gelir gelmez, -
Dadaruh, tımarı ben yapacağım, derdim. -
Yapamazsın. -
Niçin? -
Daha küçüksün de ondan... -
Yapacağım. -
Büyü de öyle. - Ne
zaman? -
Boyun at kadar olduğunda.... At,
ahır işlerinde yalnız tımarı beceremiyordum. Boyum atın karnına bile
varmıyordu. Oysa en keyifli, en eğlenceli şey buydu. Sanki kaşağının düzenli
tıkırtısı Tosun'un hoşuna gidiyor, kulaklarını kısıyor, kuyruğunu kocaman bir
püskül gibi sallıyordu. Tam tımar biteceğine yakın huysuzlanır, o zaman
Dadaruh, "Höyt.." diye sağrısına bir tokat indirir, sonra öteki
atları tımara başlardı. Ben bir gün yalnız başıma
kaldım. Hasan'la Dadaruh dere kenarına inmişlerdi. İçimde
bir tımar etmek hırsı uyandı. Kaşağıyı
aradım, bulamadım. Ahırın köşesinde Dadaruh'un penceresiz küçük bir odası vardı. Buraya girdim. Rafları aradım. Eyerlerin
arasına falan baktım. Yok,
yok! Yatağın altında, yeşil tahtadan bir sandık duruyordu. Onu açtım. Az daha sevincimden haykıracaktım. Annemin
bir hafta önce
İstanbul'dan gönderdiği armağanlar
içinden çıkan fakfon kaşağı, pırıl pırıl parlıyordu.
Hemen kaptım. Tosun'un
yanına koştum. Karnına sürtmek
istedim. Rahat durmuyordu. -
Sanırım acıtıyor? dedim. Gümüş gibi
parlayan bu güzel kaşağının dişlerine baktım. Çok keskin, çok
sivriydi. Biraz köreltmek için duvarın
taşlarına sürtmeye başladım. Dişleri
bozulunca yeniden denedim. Gene atların hiçbiri durmuyordu. Kızdım. Öfkemi sanki kaşağıdan çıkarmak istedim. On
adım ilerdeki çeşmeye koştum. Kaşağıyı yalağın taşına koydum. Yerden kaldırabildiğim en ağır
bir taş bularak üstüne hızlı hızlı indirmeye başladım. İstanbul'dan gelen,
üstelik Dadaruh'un kullanmaya kıyamadığı bu güzel kaşağıyı ezdim, parçaladım. Sonra
yalağın içine attım. Babam,
her sabah dışarıya giderken bir kere ahıra uğrar, öteye beriye bakardı. Ben o
gün gene ahırda yalnızdım. Hasan evde hizmetçimiz Pervin'le kalmıştı. Babam
çeşmeye bakarken, yalağın içinde kırılmış kaşağıyı gördü; Dadaruh'a haykırdı: -
Gel buraya! Soluğum
kesilecekti, bilmem neden, çok korkmuştum. Dadaruh şaşırdı, kırılmış kaşağı
ortaya çıkınca, babam bunu kimin yaptığını sordu. Dadaruh, -
Bilmiyorum, dedi. Babamın
gözleri bana döndü, daha bir şey sormadan, -
Hasan dedim. -
Hasan mı? -
Evet, dün Dadaruh uyurken odaya girdi. Sandıktan aldı. Sonra yalağın taşında
ezdi. - Niye Dadaruh'a haber vermedin? - Uyuyordu. - Çağır şunu bakayım. Çitin kapısından geçtim. Gölgeli yoldan eve doğru koştum. Hasan'ı
çağırdım. Zavallının bir şeyden haberi yoktu. Koşarak arkamdan geldi. Babam
pek sertti. Bir bakışından ödümüz kopardı. Hasan'a dedi ki: - Eğer yalan söylersen seni döverim! - Söylemem. - Pekâlâ, bu kaşağıyı niye kırdın? Hasan, Dadaruh'un elinde duran alete şaşkın şaşkın baktı! Sonra sarı
saçlı başını sarsarak, - Ben kırmadım, dedi. - Yalan söyleme, diyorum. - Ben kırmadım. - Doğru söyle, darılmayacağım. Yalan çok kötüdür, dedi. Hasan
inkârda direndi. Babam öfkelendi. Üzerine yürüdü "Utanmaz yalancı"
diye yüzüne bir tokat indirdi. - Götür bunu eve; sakın bunu bir daha buraya sokma. Hep Pervin'le
otursun! diye haykırdı. Dadaruh, ağlayan kardeşimi kucağına aldı. Çitin kapısına doğru
yürüdü. Artık ahırda hep yalnız oynuyordum. Hasan evde hapsedilmişti. Annem
geldikten sonra da bağışlanmadı. Fırsat düştükçe, "O yalancı" derdi
babam. Hasan yediği, tokat aklına geldikçe ağlamaya başlar, güç susardı.
Zavallı anneciğim benim iftira atabileceğime hiç ihtimal vermiyordu.
"Aptal Dadaruh, atlara ezdirmiş olmasın?" derdi. Ertesi yıl annem, yazın gene İstanbul'a gitti. Biz yalnız kaldık.
Hasan'a ahır hâlâ yasaktı. Geceleri yatakta atların ne yaptıklarını tayların
büyüyüp büyümediğini bana sorardı. Bir gün birdenbire hastalandı. Kasabaya at
gönderildi. Doktor geldi. "Kuşpalazı" dedi. Çiftlikteki köylü
kadınlar eve üşüştüler. Birtakım tekir kuşlar getiriyorlar, kesip kardeşimin
boynuna sarıyorlardı. Babam yatağın başucundan hiç ayrılmıyordu. Dadaruh çok durgundu. Pervin hüngür hüngür ağlıyordu. - Niye ağlıyorsun? diye sordum. - Kardeşin hasta. - İyi olacak. - İyi olmayacak. - Ya ne olacak? - Kardeşin ölecek! dedi. - Ölecek mi? Ben de ağlamaya başladım. O hastalandığından beri Pervin'in yanında
yatıyordum. O gece hiç uyuyamadım. Dalar dalmaz, Hasan'ın hayali gözümün
önüne geliyor "İftiracı! İftiracı!" diye karşımda ağlıyordu. Pervin'i uyandırdım. - Ben Hasan'ın yanına gideceğim, dedim. - Niçin? - Babama bir şey söyleyeceğim. - Ne söyleyeceksin? - Kaşağıyı ben kırmıştım, onu söyleyeceğim. - Hangi kaşağıyı? - Geçen yılki. Hani babamın Hasan'a darıldığı... Sözümü tamamlayamadım. Derin hıçkırıklar içinde boğuluyordum. Ağlaya
ağlaya Pervin'e anlattım. Şimdi babama söylersem, Hasan da duyacak belki beni
bağışlayacaktı. - Yarın söylersin, dedi. - Hayır,. şimdi gideceğim. - Şimdi baban uyuyor, yarın sabah söylersin. Hasan da uyuyor. Onu
öpersin, ağlarsın, seni bağışlar. - Pekala! - Haydi şimdi uyu! Sabaha kadar gene gözlerimi kapayamadım. Hava henüz ağarırken Pervin'i uyandırdım. Kalktım. Ben içimdeki zehirden vicdan azabını boşaltmak için acele ediyordum. Yazık ki, zavallı suçsuz kardeşim, o gece ölmüştü. Sofada çiftlik imamıyla Dadaruh'u ağlarken gördük. Babamın dışarıya çıkmasını bekliyorlardı. |